Bu Blogda Ara

5 Temmuz 2011 Salı

"Güneşe Bakmak, Ölümle Yüzleşmek" Irvin Yalom Hazırlayan: Hatice Zahide ÇETİNKAYA

Yüreğim umutsuzluk içinde. Ölümden korkuyorum!

            Derinlerden taa derinlerden gelen bu dehşet çok eski zamanlardan bu yana insan oğlunun yüzleşemediği belki de kabullenmeye çalıştığı bir gerçek.Tıpkı Babil kahramanı Gılgamış arkadaşı Enkidu’nun ölümü karşısında “ Sen artık karanlıklar içindesinve beni duymaz oldun.Ben de öldüğümde Enkidu gibi olmayacakmıyım? Yüreğim umutsuzluk içinde .Ölümden korkuyorum.” Şeklinde ıstırabını ve çaresizliğini dile getirmiştir.Bu bağlamda bazılarımız ölümle ilgili açık ve bilinçli bir anksiyete yaşarken, bazılarımız için ölüm korkusu bütün mutluluk ve sevinci engelleyen bir dehşet haline gelir.Yani kimilerimiz için ölüm korkusu genelleşmiş bir huzursuzluk şeklinde kendini gösterir yada başka bir psikolojik bozukluk kılığına girer,öyle ki ilgisi olmayan semptomlarla ifade edilir.

            Bunun yanında Yalom’un kişisel deneyimleri ve klinik tecrubelerine göre ölümle ilgili anksiyete hayat döngüsü içinde artıp azaldığını göstermiştir.Ölüm korkusu normal olarak altı yaştan ön ergenliğe kadar, yani Freud’un örtük cinsellik dönemi olarak tanımladığı yıllar içinde kaybolur.Sonrasında ergenlikte ölüm korkusu büyük bir güçle yine ortaya çıkar: bir kaçı intiharı düşünür .Günümüzde çoğu ergen şiddetli viedo oyunlaruyla ikinci hayatlarında ölümün efendileri yada ölüm saçanlar haline gelerek ölüm anksiyetesine tepki vermiştir.Yıllar geçtikçe eregenin ölümle ilgili kaygıları kariyer sahibi olma ve aile kurmak gibi iki önemli yaşam görevi tarafından bir kenera itilir.Tabii diğer bir taraftan  bir kenarda olması ilerleyen dönemlerde daha büyük bir sinerjiyle ortaya çıkmasına zemin hazırlar.Ve otuz yıl kadar sonra çocuklar ayrılamaya,profesyonel kariyerlerinin bitiş noktasına ulaşıp ileriye bakılınca, gidilen yol yukarı değil aşağı doğru gittiği fark edilir.
            Her anı ölümün tamamen farkında olarak yaşamak hiç kolay olmayacaktır.Bu,güneşe dosdoğru bakmaya benzer; daha fazla dayanamazsınız.Belki de Platon’un söylediği gibi benliğimizin en derin noktalarına yalan söyleyemeyiz.Bizimle birlikte, bilinç zarının hemen altında uğuldayan ölüm; endişelerimizin,streslerimizin ve çatışmalarımızın kaynağıdır. Çünki ölmek hayatın yanlız yapılan tek olayıdır.Sızıntı yapan çeşitli semptomlar gizli ve kılık değiştirmiş şekilde ortaya çıkar. Ancak hayatı dehşete düşmüş bir şekilde geçiremeyceğimiz için korkuyu yumuşatacak yöntemlere başvururuz.Yalom’un bu korkuyla mücadelesinde “ Ölümün fizikselliği bizi yok etse de, ölüm fikri bizi esirger.” derken ölüm fikri insanı yeni arayışlara,uyanışlara ve hayata şefkatle yeniden hayata ağlanmaya sevk ettiğini, hatta öyle ki  ölüm fikrinin dehşeti hafifletmekle kalmayıp hayatı zenginleştireceğine olan inanci çok güçlü.
Varolmanın Farkına Varmak
“Gerçekte yaşayan varoluşumuz bu sonsuzluğun farkında olarak veya olmayarak hep içindedir.”[1]
                                                                                                                       Gariplerin Kitabı

            Okuduğum başka bir kaynakta kitabın kahramanı varolma çabasını şöyle ifade ediyor:
Özlem.Ama neyi özlediğimi bilmiyorum.Canımın çektiği şey ne bir kimse ne de bir nesneydi.Tanımlayabileceğim hiç bir biçimi,adını koyabileceğim hiç bir sıfatı yoktu,ama o olmadıkça ben noksan kalıyordum.Bu bilmediğim şey içimi alt üst ediyor,beni tedirgin kılıyor,Hayatım olarak bildiğim herneyse beni ondan uyandırıyordu,çünki özlediğim şey içerisinde öyle keskin ve tatlı öğeler barındırıyordu ki bugüne kadar tamış olduğum meyvalardan farklıy idi.Ve sonra anladım ki benim özlediğim şeyi Dükay biliyordu; o nereye gitmişse,ben de oraya gidebilirdim.Yolculuk o bomboş odada, hiç kıpırdamadığım bi an içinde başlamıştı.” [2]
            Yukarıda veciz bir şekilde ifade edildiği gibi herkesin bir özlemi,arayışı veya kaçışı var.Ve bu çabalara bir tür uyanma deneyimi diyebiliriz.Kimisi doğumla başlayan hayat yolculuğuna ölümle devam edeceği bilinciyle asıl yurda hasterinin bir tezahürü olarak ölmeden önce ölüm yolculunu deneyimliyor.Kimisi de bu ölüm gerçeğinin dehşetinden kaçış olmadığını idrak ederek=uyanarak daha anlamlı bir hayat yaşamayı deneyimliyor.Tıpkı Tolstoy’un Ivan İlyinç’in uyanışı gibi.
Hayatın Sonunda Uyanmak:
            Orta yaşlı, bencil,kibirli bir bürokrat olan Ivan İlyinç ölümlü bir hastalığı olduğunu ve dinmek bilmez bir acıyla öleceğini öğrenir.Ölüm yaklaşırken kendisini bütün hayatı boyunca saygınlık,görünüş ve parayla meşgul olarak ölüm kavramına karşı koruduğunu fark eder.Kendisini iyileşeceğine dair temeli olmayan umutlar vaad edilmesinden herkese öfke duyar.
            Sonra en derin noktasıyla yaptığı şaşırtıcı bir konuşmanın ardından kendine gelerek çok kötü yaşadığı için bu kadar kötü bir şekilde öldüğü gerçeğini görür.Bütün hayatı yanlıştır.Hyatını tren vagonlarında olduğu gibi ,o ileri gittiğini sanarkengeriye gitme deneyimine benzetir.Kısacası varolmanın farkına varır.
            Ölüm hızla yaklaşırken,hala zamanın olduğunu görür.Yanlızca kendisinin değil,yaşayan herşeyin ölmesi gerektiğinin farkına varır.Kendisi için yeni bir his olan merhameti fark eder.Başkaları için şefkat duymaya başlar:elini öpen küçük oğluna, hizmetkar çocuğa ve hatta ilk kez genç eşine.Neden olduğu acı için onlara üzülür ve sonunda acı içinde değil, yoğun merhametin hazzıyla ölür.
            Yaşanılan bu deneyim gündelik tarzdan çıkıp değişime geçmeye bir örnek.Diğer bir deyişle bir insanı uyandırıp sıradan tarzdan çıkararak ontolojik tarza girmesini sağlamak için genellikle yaşamsal veya geri dönüşü olmayan deneyimler gerekir.Bu duruma “uyanma deneyimi=idrak etme” diyebiliriz.
            Bu güzel kıssa bende farklı şeyler uyandırıyor,şimdi daha iyi anlıyorum niçin sık sık mezarlık, hastane ziyaretleri yapmak gerektiğini.Hayatın sıradanlığına kapılmamak ve ontolojik düzeyde anlamlı bir hayat yaşamak yani her anı daha canlı bir şükranla idrak etmek için her an yenilenme ve yeni uyanışlara ihtiyacımız var.Peki ölüm anksiyetesine karşı uyanma deneyimi yas nasıl bir etki uyandırıyor kişi de?Buna güzel bir vaka olarak Alice verilebilir.
Alice: sonsuza dek Fanilik
Eşi Albert’ın kaybıyla ve huzurevine gitmek zorunda kalmayla baş eden Alice,yas olayıyla kendi ölüm korkusunun üstünü açıyor.
Alzheimer hastası Albert’ın vefatından sonra ,arkadaşları ve ailesi kendi hayatlarına geri dönünce Alice boş evle karşı karşıya geldi ve yeni bir korku hisstemeye başladı: gece eve bir yabancı girmesi fikri.Alice kocasının yokluğuyla kendini korumasız hissediyord:kocası birkaç yıldır fiziksel olarak aciz durumda olsa da sırf varlığı bile güven hissi veriyordu.Sonunda bir rüya Alice’in hissettiği dehşetin kaynağını anlamasını sağladı.

“Bir havuzun kenarında oturuyorum,ayaklarım suyun içinde.Birden korkmaya başlıyorum,çünki suyun içinden bana doğru gelen büyük yapraklar var.Bacaklarıma sürtündüklerini hissediyorum-ığğğ....onları düşünmek şimdi bile ürpermeme neden oluyor.Siyah,büyük oval biçimliler.Yaprakları uzaklaştırmak için ayağımla dalga yapmaya çalışıyorum,ama ayaklarım kum torbalarıyla aşağıya çekiliyor.Belki de kireç torbalarıydı.”

“Burada paniğe kapılarak uyandım.Rüyaya geri dönmemek için saatlerce uykuya direndim.”
“Kireç torbaları?Bunun senin için ne anlamı var?” diye sordum.
“Gömülme,” diye cevap verdi.”Irak’ta toplu mezarlara kireç atmıyorlar mıydı?Hani veba sırasında da Londra’da kullanmışlardı.”
Demek eve giren davetsiz misafir ölümdü.Kendi ölümü.Kocasının ölümü onu ölüme karşı savunmasız bırakmıştı.
“Eğer o öldüyse ben de ölebilirim.Ben de öleceğim.”
Alice eşinin vefatından sonra huzurevine çıkmaya karar verdi.Artık Alice’nin zihni yanlızca eşyaları elinden çıkarmayla meşguldu.Mobilyalar,hatıralar,antika enstrüman koleksiyonuyla dolu dört odalı bir evden küçük bir odaya taşınması pek çok eşyasından kurtulmak zorunda olması anlamına geliyordu.En zor seçim ise Albert’la hayatları boyunca toparladıkları müzik aletlerini ne yapacağıydı.Üzüntüsü hatırası olan eşyalarına onun gibi değer vermeyecek insanlara dağıtalacağıydı.Ve son olarak kendi ölümü çelloya, flütlere ve daha pek çok şeye gömülü olan zengin hatıraları tamamen silecekti.Geçmişi onunla birlikte yok olacaktı.
Ve evi boşalırken Alice’in kendisi de acılı ve evinden ayrılmaktan nefret eden bir duldu.
            Hayatın bir geçit töreni olduğunu söylüyordu kendi kendine!Faniliğin her zaman farkındaydı.Şimdi kendisinin fani olduğunu,daha önceki sahipleri gibi kendisinin de o evden geçip gittiğini gerçek anlamıyla fark ediyordu.Eşyalarından vazgeçmek ve taşınmak,bol mobilyalı ve halı kaplı hayatın sıcak ve rahat yanılsamasıylakendini örten Alice için bir uyanma deneyimiydi.Artık eşya bolluğunun onu varoluşunun çoraklığından koruduğunu öğrenmişti.Alice de hayatın süssüz iskelesini ve aşağıdaki hiçliği görmütü.
            Alice’in hikayesi,kocasının ölümü ile kendi ölüm anksiyetesinşn ortaya çıkışıyla sonuçlandı.Önce dışsallaştırdıve eve izinsiz girecek birinden duyulan bir korkuya dönüştü;sonra bir kabus haline geldi;ardından yaşadığı yas sırasında “eğer o ölebiliyorsa ben de ölebilirim”, farkındalığna varmasıyla daha açık bir hale geldi.Bütün bu deneyimlerin yanı sıra değer verdiği onca şeyin,anı yüklü eşyaların kaybı onu ontolojik tarza yönlendirdi;bunun sonucunda da anlamlı kişisel değişimler yaşadı.  Bunun yanında bu iyilik halinde rol oynayan başka bir etmen vardı:özgürleşme hissi.Mobilyalarını bırakmak onun için büyük bir kayıp olduğu gibi büyük bir rahatalama da sağlamıştı.Onları bırakmak kozadan çıkmak gibiydi.Seksen yasında yeni bir hayat ve yeni bir başlangıç olan kendine has bir odası olan yeni bir Alice.
Bunun yanında ölüm anksiyetesini arttıran diğer bir unsur ise yaşanmamış bir hayata duyulan özlem yada yaşanmamışlağa karşı derin bir pişmanlık.Julia içinde yaşattığı tertemiz hayallerini yaşamak zorunda olduğu dünyada gerçekleştirememişti, yetenekli bir ressam olacağına inanıyordu.Resimlerini hep tamalamadan rafa kaldırıyordu.Terapistiyle olan görüşmesinde saçma bir hayat yaşadığının farkına vardı.Bir kaç seans sonra üzüntüsü,korkulu davranışları çözüldü,hayatını yetersiz ve tatmin edici olmayan şekilde yaşamasıyla doğrudan mücadele etmeye başladı.
Terapisti:”Ölümün tam olarak nesinden korkuyorsun.”
Julia’nın yanıtı: “Yapmadığım herşey “
Başka bir deyişle hayat ne kadar yaşanmamışsa ölümden o kadar korkarsınız.
Epikouros:Her zaman ve her yerde var olan ölüm korkusu                                          
Yalom’un kendi ölüm anksiyetesini hafifletmede ve hastalarıyla çalışmada çok yararlı bulduğu üç iddası:
1.Ruhun Ölümlülüğü
Epikouros ruhun ölümlü olduğunu ve bedenle birlikte yok olduğunu söyler.Eğer biz ölümlüysek ve ruh yaşamaya devam etmiyorsa ölümden sonraki hayattan korkmamız gereken bir şey olmadığında ısrar etmiştir.Herhangi bir bilinç belirtisi,yitirilen hayat için duyulan pişmanlıklar yada tanrılardan kı-orkacak bir şey olmayacaktır.
2.ÖlümünNihai Hiçliği
Ruh ölümlü olduğu  ve ölümle birlikte dağıldığı için ölümün bizim için hiç bir anlamı olmadığını ileri sürer.Dağılan şey algılanmaz ve algılanmayan şey bizim için bir hiçtir.Başka bir deyişle benim olduğum yerde ölüm yok;ölümğn olduğu yerde ben yokum.
“Algılamamızın mümkün olmadığı ölümden neden korkalım ki.”Çünki ölü olduğumuz için hiçbir şey bilmeyeceğiz.
3.Simetri İddası
Ölümden sonraki var olma durumumuzun doğumdan önceki durumumuzla aynı olduğunu avunur.Büyük Rus Romancı Vilademir Nobokov Konuş:Bellek otobiyografisinde” Beşik büyük bir boşluğun üzerinde sallanırken sağduyum bana varoluşumuzun iki karanlık sonsuzluk arasında kısa ışık yarığı olduğunu söylüyor.İkisi de birbirinin aynı olmasına rağmen insan bir kural olarak doğum öncesi boşluğu,gitmekte olduğu boşluktan daha sakin bir şekilde karşılıyor,satte 4500 kalp atışıyla.
Kişisel olarak,Epikouros’un fikirleri ne kadar yatıştırıcı olsada bana göre kesin çözüm değiller.Ne kadar bilincinde olmasakta ölümün sonu belli olamayan ve bilinmeyen herşey herşeye rağmen korkutucudur. En önemlisi de bir ölüm var ve bir de kabir kapısı.Eğer bu fikirler ölümü ve kabir kapısını ortadan kaldıracaksa ölüm ve sonrası yokmuş gibi inanalım;yok edemediğine göre tam bir huzur ve rahatlama sağlamayacağı da nettir diye düşünüyorum.
Dalgalanma:
Benim adım Ozymandias,Krallar Kralı
 Yaptıklarıma bak,ey insan ve kederlen.”
İyi davranışlar insan ölümüne kadar eşlik eder ve dalgalanarak sonraki kuşaklara aktarılır.
Yalom kendi hayatında ve danışanlarıyla bu fikri çok etkili bir şekilde kullanıyorlar ve ciddi bir huzur duyuyorlar.Bu yöntemi kendi üzerimde de deneyimlediğimde şu ana kadar bilinçsizce yada bilinçli yapmaya çalıştığım ve bir gün hayatın sonuna geldiğimde pişmanlığımı bir nebze olsun azaltacağına inandığım şeydir dalgalanma.Aslında bu şey kendi mahiyetinde müthiş bir sinerjidir. Yani farkında olmasakta  geride kendimizden birşeyler bırakabileceğimiz fikri,insanın faniliği ve sonlu oluşundan kaçınılmaz bir şekilde anlamsızlığın doğduğunu idda edenlere karşı etkili bir yanıt,kendinin farkında olan diğer özlerle bağlantıyı ifade eder;bu olmadan dalgalanma mümkün değildir.
                                                                                                                                          
            Müthis bir şekilde etkilendiğim bir husuta bir gün bu hayatın geçmişim gibi elimden kayıp gidiyor ve bir daha geri getirilemiyor oluşu beni şu anıma ve geleceğime daha da bir bağlıyor.Tıpkı ölümünde bir daha bu hayatı yaşamayı mümkün kılmayacağı gibi.Hayata değer vermenin yolu,başkaları içi şefkat duymanın yolu her şeyi en derin şekilde sevmenin yolu bu yaşantıların sonunda kaybolacağının farkında olmaktır.

         Yalom’a ve aynı fikri bağlamda Jung’a katılmadığım bir nokta var o da şu: “Tüm benliğimiz ve düşüncelerimizle bu dünyaya bağlıyız” fikri bana okuduğum bu kitaptaki neredeyse herşeyi anlamsız kılacak kadar güçlü bir ifade.Eğer ki herşeyimizle buraya bağlı isem sadece dünyaya fırlatılmış olmamın ve ölümü yaşayacak olmamın karşısında duyduğum dehşetin kaynağı ne.Bilincim ölümü hissetmeyecekse ben niçin ölümden tüm beliğimle korkuyorum.Yani pişman olamyacak şekilde-kendini gerçekleştirerek yaşanmış hayatın yanında ölüme hazırlıklı olmak ve yolculuğun sadece bir parçası olan ölüm yolculuğunu bir basamak olarak asıl olana karşı özlemle nihalileşirse ölüm daha da bir güzelleşiyor kendi nezdimde.Bu da Yalom’un daha önce belirttiği dalgalnma sinerjisiyle ve varoluş çabalarıyla mümkün olur diye düşünüyorum.

             Bir insan ve bir psikoterapist olarak son derece etkileyici bir insan olan Irvin Yalom’un şeffaflığı, samimiyeti ve açıklığı beni çok etkiledi.Öncelikli olarak terpistten evvel bir ansan olduğunu unutmadan, terapistin diplomaları –eğitimleri karşındaki insana karşı kendini üstün kılmıyor.Danışana aynı endişeleri yaşadığımızı ve aynı süzreçlerden geçtiğimizi gerekli yerlerde,karşımızdakine faydalı olacağına inandığımız noktada bizimde ızdıraplarımız olduğunu iyi bir model olarak ifade etmek bana çok insani ve anlamlı geliyor.Terapistin başaklar gibi içi doldukça başakların yüzünü yere eğmesi gibi insanlar karşısında insanlardan bir insan oluşu çok anlamlı.


[1] Dallas I.,Gariplerin Kitabı,Şule yayınları,sf.119
[2] Dallas I.,Gariplerin Kitabı,Şule yayınları,sf.18

1 yorum:

  1. Bu yorum bir blog yöneticisi tarafından silindi.

    YanıtlaSil