Bu Blogda Ara

5 Temmuz 2011 Salı

"Haset ve Şükran "Melanie Klein Hazırlayan: Elif Cansu TÜRETKEN

Melanie Klein (1882-1960) Viyana’da Yahudi bir ailenin sonuncu çocuğu olarak doğdu. Babası diş hekimi olan Klein tıp okumak istediyse de genç yaşta evlenip çocuk sahibi olduğu için bu isteğini gerçekleştiremedi. Birinci Dünya Savaşı’ndan bir süre önce ailesiyle birlikte yerleştiği Budapeşte’de psikanalize ilgi duydu ve S. Ferenczi’nin etkisiyle küçük çocuklara psikanaliz uygulamaya başladı. 1921’de Karl Abraham’ın çağrısıyla gittiği Berlin Psikanaliz Enstitüsü’nde beş yıl kadar kaldı ve tekniğini geliştirdi. Salzburg Psikanaliz Kongresi’nde Ernest Jones’un dikkatini çekince onun davetiyle 1925 yılı sonlarında Londra’ya yerleşti.
1934’ten itibaren kurumsal açıklamalarında yetişkin hastalarla yaptığı çalışmalardan da yararlanan Klein, 1938’den itibaren Nazilerden kaçarak Viyana’dan gelen psikanaliz kuramcılarıyla, özellikle Anna Freud’la çok verimli bir tartışma yürütmüştür. “Nesne İlişkileri” okulunun kurucusu olarak kabul edilen Klein, S. Freud’dan sonra psikanaliz tarihinde en etkin kuramcılardan biri olmuştur.
Türkçe' de, Siz Deli misiniz? (Anahtar Kitaplar, 1994), Çocukken Başlar İsyan (Era, 1993), Bilinçaltından Aklın Ruhuna Ulaşmak (Anahtar Kitaplar) adlı kitaplarda Melanie Klein'ın makalelerine yer verilmiştir.



Haset ve Şükran
Haset sevgi ve şükran duygularını engeller. Bebeğin daha doğmadan anne rahminde maruz kaldığı durumda hasete etkili olabilir. İşte burada yazar bu konuyla ilgilenen diğer bilim adamlarından ayrılır. Örneğin, Abraham hasetin oral bir özellik olduğunu görür. Hasetin harekete geçtiği dönemi ise oral sadistik evrede düşünür.
Klein yetişkinlerin zihinsel sağlığı ile ilgili bazı sonuçlar çıkarmış. Freud ve Abraham’ın çalışmalarından örnekler vermiş. Hastanın geçmişini, çocukluğunu ve bilinç dışını araştırmak onun yetişkin kişiliğini anlamanın ön koşuludur. Freud2a göre zihnin bilinçli kısmı bilinç dışının içinden çıkarak oluşur. Klein de önce küçük çocukların sonrada yetişkinlerin analizlerinde elde ettiği verileri bebekliğin ilk dönemlerine kadar götürürken psikanalizde artık iyi bildiğimiz bu yöntemi uygulamıştır. Küçük çocuklarla ilgili gözlemler Freud’un buluşlarını doğruluyordu. Yaşamın ilk yılına ilişkin olarak vardığı sonuçlar gözlemle doğrulanabilir. Hastaların sunduğu malzemelerle yaşamın daha önceki evreleriyle ilgili ayrıntıları kurgulama hakkı hatta zorunluluğu ile ilgili Freud ‘psikanalistin kurgulama işini arkeologun yaptığı kazı çalışmasına benzetmiş.
Yetişkin kişiliğin karmaşıklığını anlamak için bebeğin zihnini ve onun daha sonraki evrelerini izlemek gerekir. Klein çocuğun ilk nesne ilişkisine çok önem verir. Yani annenin memesi ve annesiyle ilişkisine. Bu bağın kuruluşuna doğuştana gelen etkenlerde katkıda bulunur. Oral etkilerin egemen olduğu durumda meme yaşam kaynağıdır. Meme ile zihinsel-fiziksel yakınlık doğum öncesi yitirilen anne bebek birliğini yeniden kurar. Böylece iyi meme içe yansıtılır. Ve Ben in bir parçası olur. Başlangıçta annenin içinde olan çocuk şimdi anneyi kendi içinde taşır.
Meme ile kurulan ilk ilişkide dışsal etkenler önemli rol oynar. Eğer doğum zor geçmişse bazı sorunlar yaşanmışsa meme ile ilk ilişki elverişsiz koşullarda başlar. Aslında mutlu bir beslenme bile doğum öncesi anne çocuk birliğinin yerini tutamaz. İlksel iyi nesne olan anne memesi Ben çekirdeğini oluşturur ve ben gelişiminde önemli rol oynar. Haset bebeğin iyi nesneyi  kurma yolunda karşılaştığı güçlükleri artırır. Çünkü yoksun kaldığı doyumun kendisini hüsrana uğratan meme tarafından alıkonulduğuna inanıyordur bebek. 
Haset, kıskançlık ve açgözlülük arasında farklar vardır. Haset arzulanan birşeyin başka birine ait olduğu ve bize değil de ona haz verdiği inancının yol açtığı kızgın bir duygudur. Hasetli itki o istenen şeyi sahibinden çekip almaya yada bozmaya kirletmeye yönelir. Haset öznenin sadece bir kişiyle olan ilişkisiyle ilgilidir ve kökeni de anneyle o herksi dışlayan en eski ilişkisiyle ilgilidir. Kıskançlık hasete dayanır ama öznenin iki kişili ilişki içinde olması gerekir. Açgözlülük ise özneyi sürekli uyaran ama doyurulması imkansız bir istektir. Açgözlülük bilinç dışı düzlemde memeyi boşaltmaya kurutuncaya kadar emip tüketmeye tümüyle yutmaya yönelir. Kıskançlık karşısındaki genel tavır, hasete gösterilen tavırdan farklıdır. Bazı ülkelerde kıskançlık nedeniyle işlenen cinayetlere daha az ceza verilir. Hasette zarar verme vardır. Kıskaçlıkta sevilen nesneye zarar verilmez. Haset insan tatmin edilemez. Haseti kendi içinden kaynaklanır. Her zaman yönelecek bir nesne bulur.
Haset duyulan ilk nesne memedir. Yoksunluk bebeğin iyi ve yeterli beslenmemesi haseti ortaya çıkarır. Meme, iyi memeyle ilişkili sütü, şevkati kendine saklıyor, dolayısıyla kötüleşiyordur. Böylece bebek haset ve nefret duygularını kötü ve pinti olarak gördüğü memeye yöneltir. Sütün cömertçe akmasıda hasete yol açar. Çünkü bu kadar büyük bir armağan bebeğe hiç ulaşamayacağı birşey olarak görünüyordur. Bu ilkel hasetin aktarım durumunda canlandığını sık sık görmüşüzdür. Analist yaptığı yorumla hastayı rahatlatır, ümit güven verir. Bazı hastalarda bu yararlı yorum, yıkıcı eleştirilere hedef olur. Hasetli hasta analistin başarısını kıskanır. Birde analistin ve yaptığı yardımın kendi hasetli eleştirileriyle bozulup değersizleştiğini hissederse analisti iyi bir nesne olarak yeterince içe yansıtamaz. Yorumlarına inanması ve özümlemesi mümkün değildir. Gerçek iknada daha az hasetli hastalarda alınan armağan için şükran duymakta vardır. Hasetli hasta verilen yardımı değersizleştirdiği için suçlulukta duyabilir.
Analitik malzeme ile hastanın bebekliğinde anne memesine beslediği duyguları kurgulamak mümkündür. Bebek çeşitli nedenlerden(sütün çok ya da az gelmesi) memeye küsebilir, meme yerine parmağını emer. Bazı bebekler bu durumu aşar bazıları aşamaz. Son yıllarda bebeklerin beslenmesinde katı saat uygulaması terk edilip daha esnek davranılıyor, bu olumlu bir gelişme olsa da bebeğin yaşadığı güçlükleri tamamen ortadan kaldıracağı sanılmamalıdr. Çünkü annenin bebekteki yıkıcı itkileri ve zulmedilme kaygısını yok etmesi imkansızdır.
 Annenin bebeğin her ağlamasında meme vermesi de uygun değildir. Çocuğun yeterince ağlamasına izin verilmemesi de yetişkinlikte problem çıkartır; kaygı ve gücenmeleri ifade edemez. Bebeğin arzularını tam anlamıyla karşılamak imkansızdır. Bebekte hiçbir çatışmanın olmaması halinde kişilik gelişimi imkanından yoksun bırakır. Çünkü yatışma yaratıcılığın en temel ögelerindendir. Öfke ile bağıran bazı bebekler beslenmeye başlayınca yatışırlar, yüzlerine mutlu bir ifade gelir. Bu iyi nesnelerini geçici olarak yitirdikleri ama sonra yeniden kazandıkları anlamına gelir.
Anne memesiyle ilişki, gelişim süreci içinde insanlara, değerlere ve davalara bağlılığın temelini oluşturur ve başlangıçta ilksel nesneye duyulan sevginin bir bölümü böylece özümsenir. Sevgi yetisinin çok önemli bir türevi de şükran duygusudur. Bu duygu iyi nesneyle ilişkinin gelişmesinde vazgeçilmez bir etkendir. Ve aynı zamanda kişinin hem başkalarındaki hem de kendisindeki iyiliği görmesini sağlar. Şükranın kökeni bebekliğin ilk evrelerinde yatar. Bu dönemde bebek için tek nesne annedir. Bu erken bağ daha sonraki bütün sevgi ve aşk ilişkilerinin de temelidir. Freud bu konuyla ilgili şöyle bir yaklaşımda bulunmuştur; bebeğin süt emmekten duyduğu mutluluğun cinsel doyumun ilk örneği olduğunu söylemiştir. Klein’e göre bu yaşantılar sadece cinsel doyumun değil bütün mutluluklarında temelini oluşturur ve bir başka insanla bütünleşme duygusunu mümkün kılar. Meme ile ilk ilişkiden tama olarak zevk alma yeteneği çeşitli kaynaklardan alınacak başka zevklerinde temelini oluşturur. Memedeyken yaşanan. Eksiksiz doyum ve memnunluk, bebeğin anneden eşsiz bir armağan aldığını ve onu korumak istediğini gösterir. Şükranın temeli de budur. Şükran iyi figürlere duyulan güvenle ilişkilidir.
Şükranla cömertlik arasında sıkı bir bağ vardır. İyi nesnenin özümsenişinin sonucu olan iç zenginlik bireye bu nesnenin armağanlarını başkalarıyla paylaşma imkanı verir. Güçlü haset şükran duygusunun gelişmesini engeller. Hüsran ve mutsuz deneyimler, her bireyin yaşamında belli ölçülerde haset ve nefretin gelişmesine yol açar, ama bu duyguların şiddeti ve kişilerin bunlarla baş etme yolları çok farklıdır.
Bebek, ilk birkaç ay boyunca iyi nesneyi kötü nesneden ayırmaya ağırlık verir, böylece çok temel bir anlamda iyi nesneyi korumuş ve sürdürmüş olur. Bu ilksel ayırıma ancak yeterli sevme yetisiyle görece güçlü bir ben varsa ulaşır. Yazarın buradaki önermesi şudur; sevme yetisi hem bütünleştirici eğilimlere hem de sevilen ve nefret edilen nesneler arasındaki başarılı ilksel bölünmeye yardım eder. Bütünleşme, benin çekirdeğini oluşturan sağlam ve köklü bir nesneye dayanır; öyleyse belli bir bölme işlemi de sonraki bütünleşme açısından zorunludur, çünkü iyi nesneyi koruyan ve sonradan bene nesneni şkş yönü arasında bir sentez kurma imkanın veren şey bu ilk bölme işlemidir. Yıkıcı itkilerin ifadesi olan aşırı haset işte iyi memeyle kötü meme arasındaki bu ilk bölme süresine müdahale eder ve bunun sonucunda iyi nesnenin kurulması tüm olarak gerçekleşmez.
Böylece ,  gelişmiş ve bütünleşmiş bir yetişkin kişiliğin temelleri de atılamamış olur.Çünkü ilerde iyi ile kötü arasında bir ayırım yapmak gerektiğinde hep zorluklarla karşılaşılacaktır.Gelişmedeki bu aksamalar aşırı hasetten kaynaklandığı ölçüde,bu erken evrelerde paranoid ve şizoid mekanizmalarda işliyor demektir ki bu da benim hipotezime göre şizofrenin temelini oluşturur.
Eğer iyi nesne yeterince derine kök salmışsa bölme işleminin niteliği çok farklı olacak; nefretin sevgiyle yumuşatıldığı görülür. Beni güçlendirir.
Sevme yeteneği güçlü bebeklerin idealleştirme ihtiyacı daha azdır. Aşırı idealleştirme, zulmedilme kaygısının asıl etken olduğunu gösterir. Yazarın çocuklarla yaptığı çalışmalardan elde ettiği sonuç; aşırı idealleştirme, zulmedilme kaygısının uzantısıdır. Bazı insanlar aşırı hasetten kaynaklanan iyi nesneninkinden çok daha zayıftır. Çünkü kaynağında zulmedilme kaygısının payı vardır.
Bazı insanlar aşırı hasetten kaynaklanan iyi nesne edinme yetersizlikleriyle başa çıkmak için nesneyi idealleştirme yoluna saparlar. Bu çok kırılgandır iyi nesneye duyulan haset, idealleştirilmiş nesneye de yönelir. İlksel iyi nesneyi güvenli bir biçimde kuramamış olan kişilerin aşk ve arkadaşlıklarında sürekli bir idealleştirme ihtiyacı görülür.
Aşırı hasetin sonuçlarından biri de erken başlayan suçluluk duygusudur. Suçluluk duyulduğu anda analist zulmedici bir figür haline gelir ve ona çeşitli suçlamalar yöneltilir. Böyle vakalarda, hastanın bebeklik çağında yaşadığı her suçlulukla da aynı anda zulmedilme duygusuna kapıldığını ve bu durumun savunmalarını harekete geçirdiğini öğreniriz. Bu savunmalar daha sonra analiste yöneltilen yansıtmalar ve tüm güçlü yadsımalar biçiminde ortaya çıkar.
Nefretin sevgiyle yumuşatılması, nesnenin bebeğin zihnindeki durumunu da düzeltir. Kıskançlığın gelişmesi ile anne memesine duyulan haset arasında dolaysız bir bağlantı vardır.Kıskançlık baba karşısında duyulan kuşku ve rekabet duygusuna dayalıdır.Baba,anneyi ve annenin göğsünü alıp kaçırdığı için suçlanmaktadır.Bu rekabet Oidipus kompleksinin düz ve ters biçimlerinin ilk evrelerini belirler.Kıskançlık Oidipal durumun ayrılmaz bir öğesidir ve her zaman nefret ve öldürme isteğiyle birlikte gelişir.
Freud’un kadınlardaki penis haseti ve bunun saldırgan itkilerle ilişkisi üzerine gözlemleri, hasetin anlaşılması yönünde çok temel bir adımdı .Penis haseti ve hadım etme isteği çok şiddetli olduğunda,haset duyulan nesne tahrip edilecek ve erkek de penisten yoksun bırakılacaktır.
Kız çocuğunun annesiyle ilişkisinin daha sonra erkeklerle ilişkileri açısından ne kadar önemli olduğunu göstermiştir. Anne memesine duyulan hasetin baba penisine aktarılması, kız çocukta eşcinsel bir eğilimin güçlenmesiyle sonuçlanabilir. Anneyle hasetli ilişki aynı zamanda çok şiddetli bir Oidipus rekabetinde ortaya koyar kendisini. Bu rekabetin asıl nedeni babaya duyulan sevgi değil annenin babaya ve penisine sahip olmasıdır. Baba, annenin bir eklentisine dönüşmüştür, anneyi ondan yoksun bırakmak ister.
Daha sonra erkeklerle ilişkisinde yaşadığı her başarı, bir başka kadına karşı kazandığı zafer olur. Görünür bir rakip olmadığında bile geçerlidir bu(kaynana-gelin çatışmaları)Erkeklerde anne göğsüne duyulan haset çok önemli bir etkendir. Eğer güçlüyse ve bu yüzden oral doyum zayıflamışsa, nefret ve kaygılar vajinaya aktarılır. İlkin göğüsle sonra da vajinayla olan rahatsız ilişkinin farklı sonuçları vardır. Genital iktidarın zayıflaması, cinsel ilişki düşkünlüğü ve eşcinsellik bunlardan bazıları
Memeye duyulan aşırı haset bütün kadınca özelliklere de yönelme eğilimindedir, özellikle de çocuk doğurma yetisine. Eğer gelişim başarılı olursa, erkek bu doyurulmamış kadınsı istekleri karısıyla ya da sevgilisiyle iyi bir ilişki kurarak ve onun kendisine vereceği çocukların babası olarak telafi edebilir.”iyi” meme yaşam içgüdüsünün temsilcisidir ve aynı zamanda yaratıcılığın ilk belirtisidir.
Haset ağır bir mutsuzluk kaynağıdır. Sakin ve doygun ruh hallerinin temelinde göreli bir hareketsizlik yatıyordur. Yatışmış, dingin bir tavır, geçmişin hazlarına şükran duyulmasını ve bugünün verebileceklerinden zevk alınmasını içerir.
Hasete karşı savunma çoğu zaman nesnenin değersizleştirilmesi biçimini alır. Değersizleştirilen nesne, haset duyulacak bir nesne olmaktan da çıkar. Bu yöntem kısa sürede idealleştirilmiş nesneye de uygulanır. Değersizleştirilir ve böylece artık idealleştirilmiş nesneye de uygulanır. Değersizleştirilir ve böylece artık idealleştirilmiş nesneye de uygulanır. Değersizleştirilir ve böylece artık idealleştirilmesi de imkansızlaşır.
Onarım yapma isteği ve haset duyulan nesneye yardım etme ihtiyacı hasete karşı koyma yolunda önemli araçlardır. Yıkıcı itkilere karşı koymak amacıyla sevgi duygularının seferber edilmesi demektir. Kafa karışıklığı durumlarının kökenlerini ev ağır vakalarda bile, bebekliğin ilk dönemlerinde iyi ve kötü ilksel nesne arasında yeterince ayrım yapamamış olmalarında aramalıyız. Kafa karışıklığı durumları, bir noktaya kadar normaldir. Yıkıcı ve bütünleştirici eğilimler arasındaki yoğun çatışma, herkeste böyle kafa karışıklıklarının belirmesine yol açabilir.
Bebeğin anneden beklediği sadece bütün maddi ihtiyaçlarını gidermesi değildir, kaygıya kapıldığı her durumda sevgi gösterilene de ihtiyaç duyar. Analitik durumda da hastanın bilinçli amacı analizden geçmek olsa bile, analistten sevgi ve takdir görme ve böylece kendine duyduğu güveni tazeleme ihtiyacından da bir türlü tam vazgeçemiyordur.
Gelişimi başlangıçtan itibaren etkileyen başka bir etkende bebeklerin yaşadığı dışsal deneyimlerdeki farklılıklardır. Bebeğin ilk kaygılarını bir dereceye kadar bu etken açıklar. Zor bir doğum geçiren ve tatminkar olmayan bir beslenme yaşayan bebeklerde bu kaygılar özellikle güçlü olacaktır. Yinede bu dışsal deneyimlerin etkisi, doğuştan gelen yıkıcı itkilerin ve bunun sonucu olan paranoid kaygıların bünyesel gücüyle orantılıdır. Öyle belirgin olumsuz deneyimler yaşamadıkları halde beslenme ve uyuma güçlüğü çeken ok sayıda bebek vardır; bu bebeklerde, dışsal koşulların yeterli bir açıklama sunamadığı yoğun kaygı belirtilerini fark etmemek imkansızdır. Bazı bebeklerin de büyük yoksunluklara ve olumsuz koşullara maruz kaldığı ama yinede aşırı kaygı geliştirmedikleri bilinir ki, bu da onlarda paranoid ve hasetli özelliklerin baskın olmadığını gösterir.
Besleyici memeye duyulan hasetin ilksel nesneye yöneltilen saldırı şiddetlendiren bir etken olduğu düşüncesi yıllardır analizlerde yer almıştır. Psikanalizin nihai amacı hastanın kişiliğinin bütünleşmesidir. Hastalar, başka insanlara karşı duyguları haset ve kıskançlık duygularını, rekabetçi tavırlarını hatta başkalarının yeteneklerine zarar verme isteklerini anlayabilir ve kabullenebilirler ama benlik içindeki bölünmelenin azalması, ancak analistin bu düşmanca duyguları aktarım durumu içinde analiz etme azmini göstermesi ve böylece hastanın bu duyguları en eski ilişkilerindeki haliyle yeniden yaşamasını sağlamasıyla mümkün olur.
Eğer bebek gerçekten çok olumsuz koşullara maruz kalmışsa, iyi nesnenin sonrada geriye dönük bir biçimde kurulması erken dönemin kötü deneyimlerini silmek için yeterli olmayacaktır. Yinede,  analistin bir iyi nesne olarak içe yansıtılması, eğer idealleştirmeye dayalı değilse, geçmişte eksikliği hissedilen bir içsel iyi nesnenin oluşmasını sağlayabilir. Ayrıca yansıtmaların hafiflemesi ve böylece hoşgörü artarken küskünlük ve hıncın azalması da, geçmişin gerçek yaşantıları ne kadar olumsuz olursa olsun hastanın orada bazı tatlı anılar ve özellikler bulmasına yardım edecektir. Bunu sağlamanın yolu en eski nesne ilişkilerine götüren olumlu olumsuz aktarımın analizidir. Bütün bunları mümkün kılan etken, analizle sağlanan bütünleşmenin başlangıçta zayıf olan beni güçlendirmiş olmasıdır. Psikotiklerin psikanalizi de aynı doğrultuda sürdürülebilir.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder